Kamu oyunun gözü önünde yaşanan tartışmalar toplumu medya tabanında adeta ikiye ayırdı. Normalde Doğan grubundan Milliyet’i okurum, içinde hem iktidar yanlısı hem muhalif yazarları bulmanız mümkündür. Taha Akyol gibi bir yazarın objektif değerlendirmelerini ve Fikret Bila’nın analitik gazetecilik anlayışını beğendiğim için bu gazeteyi alıyorum, içinde yorumlarına katılmadığım bir çok köşe yazarı da mevcut. Gülen cemaatinin yayın lokomotifi olan Zaman , Altan kardeşlerin sansasyonel gazetesi Taraf ve Ulusalcıların sesi Cumhuriyeti hemen hemen her gün bir elden geçiririm. Diğer gazeteleri de fırsat buldukça tararım. Hangi gazeteyi okursam okuyayım kesinlikle yayın tarzı benim dünya görüşümü yansıtmaz . Kaldı ki değişen dünyada net bir dünya görüşü olması fikride hep kafamı kurcalamıştır. Yeryüzü pragmatistlerin oportünistlerin hareket sahasına dönüştüğü için medyanın da bu anlamda taşeronluk yaptığını kendi çıkar gruplarının yakaladığı fırsatları kazanıma dönüştürmesi için yardakçılık yaptığını düşünüyorum. Dolayısı ile özgür ve tarafsız medyanın olmadığına inanıyorum.
 
   Gerçekliği hakkında ortada net bir kanıtın olmadığı, şu an için sansasyonel iddialardan ibaret olan darbe söylentilerinde nev-i şahsına münhasır medyamız kendi çıkar grubu lehinde olayı mahkeme edip suçluları buldu ve kendi vicdanında yargılamayı bitirdi. Her grup kendince haklı ve haksız tarafları neşretti. İşin ilginci herkesin derdi daha çok demokrasi ve herkesin dilinden düşürmediği hukukun üstünlüğü kavramı varken daha yargıya bile intikal etmeyen bir konuda nasıl oluyor da peşin hükümle yazar çizer takımımız bu kadar kolay karar verebiliyor. Kürsü dokunulmazlığı ve ifade özgürlüğü hukuka ve kamu oyuna yön verecek kitleleri manüpüle edecek noktaya geldiğinde o ülkede demokrasiden nasıl bahsedebilirsiniz?
 
   Zamanında TSK tarafından yapılan darbelerin yarattığı toplumsal travmalar, sorumsuz yazar çizer takımının adeta hınç alır gibi yaptığı haber anlayışı ile tekrar yaşanmaya başlıyor. Darbeyi bu sefer sivil medya yapmaya çalışıyor. Esas sorunun kaynağında tarafların empati duygusundan noksan olması yatıyor. Baktığınızda soğuk savaş baskısından çıkan yeni dünya düzeninde yeni bir denge ile ülkemizin jeostratejik konumunu emniyet içinde korumaya çalışan ordu, son 30 senede kendi içinde de demokrasi alanında mesafe kat etmiştir. Bu çağımız dünyasında kaçınılmazdır. 28 Şubat ve e-muhtıra dışında 12 Eylül’den bu yana ordumuzun demokrasiye bakışında müspet bir evrimleşme olduğunu yaşadık ve gördük. Daha yeni Genel Kurmay Başkanı artık darbeler çağı bitmiştir zamanında yapılan hataları biliyoruz şeklinde bir açıklama yaptı ki son derece samimi bir çıkış olduğunu düşünüyorum. Unutulmaması gereken de yapılan her darbe ve muhtıradan sonra ordu yönetimi sivillere bırakma noktasında eğilim göstermiş ve cuntacı süreğen bir yönetimi benimsememiştir. Evet darbeler muhtıralar son derece olumsuz etkiler bırakmıştır. Ama ülkeyi sivillerin darbe sürecine getirdiği de unutulmamalıdır. Bizim demokrasiden çok partili çoğulculuktan anladığımız kavga siyaseti oldukça iç karışıklık kaçınılmaz noktalara geliyor. 12 Eylül öncesinde uzun bir süre Cumhurbaşkanını seçemeyen bir meclis ve dışarıda kan gövdeyi götürmesi ile oluşan siyasi istikrarsızlık neticesinde TSK’nın yönetime el koymasına gariptir ama sokaktaki vatandaş sevinçle bakmıştır. En basiti şu anki meclise bakalım, iktidarı muhalefeti kavga siyasetinden başka ne yapıyor ülkeyi ihtiyacı olan reformlara kavuşturmak yerine kavgadan gerginlikten oy devşirmeye çalışıyorlar. En temel konularda bile bir konsensus yok. Partilerin siyasi kadrolarına bakın siyaset bile meslek grubu olmuş, insanlar kişisel rant uğruna siyaset yapıyor. Bu durumda da Nutuk’ta bahsedilen dahili bedbahtlar çıkıyor ortaya ki zaman zaman bunlar iktidar erkini de kullanabiliyor.
 
 
   Son yapılan anketlerde vatandaşın orduya olan güveninin düştüğünden bahsediliyor , peki ya siyaset kurumu ? Vatandaşın hala en az güvendiği kurum siyaset ile siyasetçiler ve ardından medya kuruluşları geliyor. Neticede TSK hala en güvenilir kurum olarak çıkıyor anketten. Ordu içinde cunta heveslisi marjinal grupların tarih boyunca olduğunu, demokrasi yanlısı komuta heyetinin bu grupları frenlemek için bir denge politikası güttüğünü görmemek safdillik olur. 1915 de İttihat ve Terakkicilerin Babıali baskını ile başlayıp Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşadığımız e-muhtıraya kadar ordu içinde alttan gelen bu marjinal etki, çeşitli dönemlerde gerek darbeler gerekse muhtıralar ile kendini göstermiştir. Ama son 30 yılda TSK’nın demokrasiye olan bağlılığı, var olan bu marjinal gruplara rağmen özellikle Özkök döneminden sonra daha da artmıştır.
 
   Bu zor coğrafyada sapla samanı birbirinden ayırmak kimin iyi niyetle daha iyi bir Türkiye için eleştirdiğini kimin çamur attığını anlamak için sağduyulu ve akıllı olmak zorundayız. Medyadan takip ettiklerinizi sizin ne düşünmeniz isteniyorsa onun servis edildiği mantığından geçirerek iyi kötü herkes ile empati kurabilmelisiniz. Ancak o zaman bulanık zihinlerimiz aydınlanabilir ve gerçeği anlama noktasında mesafe kat edebiliriz.Bu şekilde de ne TSK gereksiz yıpranır ne de cunta heveslileri demokrasiyi askıya alabilir.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.