İttifak(!) Rüzgarıyla Okyanusta Yelkenli Yüzdürmek İsteyenler!

Ya Rüzgar Kesilirse...

Amel zengini insanlarda gördüğüm iman fakirliği bir kez daha göstermiştir ki pek çok ibadetperver sebeplere takılarak nurdan uzaklaşmış, kanaatimce kaybedenlerden olmuştur.  Sebep toplarıyla oynayan bu kalabalık zümre, Türk'ün dünya ligindeki hâkimiyetinin sağlanmasını, her biri kendine göre sebepler göstererek farklı farklı ittifaklarda aramaktadır.

Misal; bir kesim Rusya-Çin ortak (!) kaptanlığında kurulmuş olan oluşumlarda kurtuluşu ararken bir diğeri ümmetçilik anlayışıyla İslam Birliğini(Onca farklı mezhep ve ayrı itikat imamına rağmen nasıl olacaksa) hayal etmekte, bazıları yükselen(!) Japonya ile birlikte hareket etmeyi savunmakta, bunlara göre biraz daha fazla özgüvene sahip kitlelerde kurulacak Türk Birliğinin tek alternatif olduğunu dillendirmektedir.

Oysa hala hafızalarımızdadır ki bir zamanlar Ruslar Yeşilköy'e kadar gelmiş, I.Dünya savaşında Araplarla birbirimizin boğazına sarılmış bu savaş sonunda öyle ya da böyle Japonya safını belirleyerek Türk-Japon Dostluğunun(!) bir nişanesi olarak Sevr Antlaşmasını imzalayarak parçalanmamıza taraf olmuş ve sadece Osmanlı'da Ankara-Çaldıran-Mercidabık gibi birden çok savaşta kardeş kardeşin kanını akıtmıştır.

"Yok artık! hadi canım! sizde abartıyorsunuz biraz" dediğinizi duyar gibiyim... Öyleyse birkaç sorumu zihninizde yanıtlamanızı istesem?1900'lü yıllarda okyanus ötesindeki sempatik(!) devlet olarak algılanan ABD'nin yerine Çin'de kullandığı kimyasal silahların bedelini yediği atom bombalarıyla ödeyen ve ne vakte kadar sempatik(!) kalacağını kestiremeyeceğimiz masum(!), çalışkan(Türkleri süper güç yapmaya çalıştıklarını düşünemeyiz herhalde(!)...) Japonya'yı mı koymalıyız sizce?

NATO'ya üye olmamızdaki ruhsal itici gücümüz salt batıya entegrasyon(!) dürtüsüyle ya da demokrasi(!) sevdamızla izah edilebilir mi? Yoksa  azıcık(!) Sovyet-Rus tehdidi olmasın? (Üye olarak kabul edenlerin gerekçeleri-çıkarları ayrı bir makale konusu) Sovyetlerden ayrılıp bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetleri ile hiç diplomatik sorunumuz olmadı(!) mı dersiniz?(ilgilisine sadece 30 milyon nüfuslu Özbekistan ile ilişkilere bir bakmasını tavsiye ederim) veya söz konusu Kardeş Cumhuriyetler yeraltı-yerüstü kaynaklarıyla ilgili çıkartma-dağıtma-pazarlama vs... noktasında dünyada en yüksek payı kardeşleri olan bize  mi takdim ettiler?

(ettilerse(!) dahi alabildik mi )acaba? Yoksa İsrail'in-ABD'nin-Rusya'nın-İngiltere'nin soydaşlarımız üzerinde nüfuzu bizden fazla olabilir mi?( Bu arada kardeş-soydaş milletlerin bir büyük hedef doğrultusunda motive edilerek (Turan-Kızıl Elma) yakın ya da uzak bir zamanda bütün Türkleri bir devlet çatısı altında birleştirme idealinin-hayalinin-projesinin kitlelerin zihinlerinde, yapılacak-yapılmak da olan ortak dil oluşturma-savunma ve ordu oluşturma-siyasi birlik oluşturma vs. çabalarıyla inandırıcılığının sağlanmasının ve korunmasının da bir dış siyaset argümanı olarak teminini gerekli-zorunlu gördüğümü belirtmek isterim, kim bilir belki de özlenen Turan-Kızıl Elma yakındır, ancak süper güç olmamıza paralel olarak...)

Peki KKTC devletini din kardeşlerimiz olan Acem-Arap devlet yada devletler tanıyanlar(!) arasında ilk olabilmek için yarışa girdi-girdiler(!) de haberimiz mi olmadı?Ne dersiniz sizce bir zamanlar(!) pkk terörüyle mücadelede at başı yardımcımız dindaş kardeş(!) Suriye Devleti miydi? Ya da vaktiyle apocuları(pkk) destekleyen(kamp yeri,silah ve lojistik olarak,kampdaş-Marksist-faşist) fkö'cuların(filistin kurtuluş örgütü) yaptığı din kardeşliğinin(!) gereği olarak algılanmalı mıdır?  Benzeri sorularla biraz zihin jimnastiği yapmaya ne dersiniz...

Konumuza dönersek, dünyada hâkimiyet sahibi olmuş devletlere bakıldığında öncesi ve sonrasıyla bu hâkimiyetin kaynağının tek bir devlet olduğu hakikatken ittifak arayışlarını kati olarak ciddi bir özgüven eksikliği olarak algıladığımı belirtmek isterim.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin aydınları zihinlerini; asil Türk Milleti'ni temsil eden devletini nasıl süper güç yapabileceklerine yoğunlaştırmalı, kalemleri bu amaç uğruna kâğıtlara uzanmalıdır.

"Yurtta Sulh Cihanda Sulh" prensibinden hareketle Türk Devleti nasıl saldırılamayacak kadar güçlü kılınabilir ve ne şekilde dişini geçirme ihtiyacı duymadan sözünü geçirir bunun kavgasını vermeli, kaygısını yaşamalıdır.

Aydını, eğitimcisi (aydın), politikacısı (aydın), bilim insanı (aydın), askeri (aydın) "ayrıca aydın tanımlaması bir saçmalık olmakla beraber" denk güçlerin ittifakının (güçler denk değilse efendi-köle durumu vardır) çatışan çıkarlarına paralel dağılmaya mahkûm olduğunu zihinlerinden çıkarmadan 'bu dünyaya 2 çok' aksiyonunu ruhlarının değiştirilemez gerçeği yapmalı, Türk Halkını bu şuurla motive ederek bu güne ve yarına hazırlamalıdır.

Bu yüzden!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti her şeyden evvel ve bir an önce nükleer güç olmalı, bu gücü denizde-karada-havada-uzayda kullanabilecek donanıma sahip kılınmalıdır.Bu yol uzundur ve zordur fakat süper güç olma hedefine varmak adına tek geçerli yoldur. Bilinmelidir ki yorulanlar için kat edilmesi gereken kısacık yollar dahi aşılamaz-yürünemez uzunlukta görünür. Zafere-tam bağımsızlığa-özgürlüğe giden engelsiz yol olmadığı bilinerek, bıkmadan-usanmadan yürünmelidir.

Ve unutulmamalıdır ki ittifaklar, aczin kabulünden ve efendi değiş-tokuşundan başka bir şey değildir.

Bunu gerçekleştirebilmek için ihtiyacı olanı damarlarındaki asil kanda bulacak olan Türk Milleti'nin ise bu dünyaya geliş sebebi kölelik değil efendiliktir.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.